Kürdün Bedenindeki Kötü Ruhlar
Kültürel Yabancılaşma

Yakup Emrah

Bir önceki yazıda belirttiğimiz Kürdün bedeninde ki “Kötü Ruhların” yapa geldikleri en korkunç eylemler Frantz Fanon‘un şu sözünde özetlenir: “Sömürge tahakkümü altında ki ulusal kültür sistematik bir şekilde yok edilmeye çalışılan sorgu altındaki kültürdür.” Kötü Ruh; bireyin kendi kültürüne yabancılaşmasını hedefler ve oluşan kültürel boşluklara kendinden olanı vererek açığı kapatır. Aslında sömürge kendine benzeyen birey arzu etmektedir. Ama kültür ki toplumların ayırıcı özelliğidir ve toplumun ortaya koyduğu bütünsel iştir. Din, mitoloji, tarih, sanat, felsefe, irfan olarak oluşturulan etkinliklerdir. Buna karşın sömürgeci, kendi tanrısına iman ettirmeyi hedefleyen akıldır. Kendi tapınağında kendi diliyle ayinler yaptırmak isteyen güçtür.

Bu zaviyeden diyebiliriz ki toplumlar, kültürleri ölmemek için yaratırlar. Çünkü kültür belirlenme olduğu gibi kültürün yozlaşması belirsizliktir. Belirsizlik ise toplumun ölümüdür. Ve bu yabancılaşmaya maruz kalan birey/toplum psikanalist Karen Horney‘in dediği gibi; duyguları eğilimleri baskı altına alınmış, kendi enerjisini sahip çıkamayan, kendini yaşamında etkili bir güç olarak görememe duygusu taşıyan ve kendi sorumluluğunu üstlenmek konusunda yetersiz olan bireydir.

Yine kültürel yabancılaşmaya maruz kalan toplumun belirgin özelliği güçsüzlüktür. Sömürgeciden korkan bilinç kendisini ortaya koyamaz. Çünkü kendisini bir hiç olarak peşinen tanımıştır. Hiç olan bu birey kendi varoluşunu kendisi için kesinleştirecek bir bilinç aramaya koyulur. Yani korkan kişinin bir efendiye ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın temelinde ise güçsüzlüğü yatmaktadır.

Hegel Efendi-Köle diyalektiğinde; cesareti gösterip de kendisini karşısındakine kabul ettiren bilincin efendi bilinci olduğunu, korkarak geri çekilen bilincin ise köle bilinci olduğunu belirtir. Böyle bir ilişkide efendi salt tanıyan merci konumundadır ve köle de korkup geri çekilerek efendisinin bu konumunu kabullendiği için, sürekli olarak efendisi tarafından tanınmak için çabalamak durumundadır.

Heidegger de korkunun bireyi , bir hiç haline getiren özelliğini vurgulamıştır. Oysa Heidegger’in belirttiği gibi hiç olarak kalmak olanağı olmadığı için, hiç olduğu noktadan başka bir noktaya bilinç itilerek kendisini bir başka bilinçte tanıma çabasından kendisini alıkoyamaz. Korkan bilinç, kendisini kendisi gibi ortaya koyamaz, çünkü ortaya koyacağı kendisi, bir hiç haline gelmiştir. Bu durumda birey, kendi varoluşunu kendisi için kesinleştirecek bir bilinci aramaya koyulur.

Bu durum aslında bilince yabancılaşma durumudur. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki; efendiyi yaratan kölenin bilincidir. Çünkü köle benliğine yabancılaştığı gibi radikal bir biçimde de benliğini sahiplenmekten korkmaktadır. İşte özgürlük bu benliğin sahiplenmesiyle ortaya çıkmaktadır.

Kötü Ruhun büyük bir efendilikle pratikleştirdiği kültürel sömürge Kürt bireyinin benlik üzerinde ki en somut ve en çarpıcı tahrifatıdır. Çünkü böylelikle “yeni bir Kürt” inşası hedeflenmektedir. İstenilen “aşağılık kompleksine” sahip bir Kürttür. Yine maddi ve manevi bütün kültürel değerler kötü ruhların sunaklarında kurban edilmelidir. Daha çok kendine yabancılaşmalı ve nihayetinde aşağılık kompleksinin verdiği derinlikli sancıyla başarısızlığa itilmelidir. Başarısızlık, asıl var olan aşağılık duygusunu pekiştirecek, böylece daha fazla acıyı tetikleyerek tüm döngüyü yeniden başlatacaktır.

Kendi ben-idrakini yaratamayan toplum korkutulmuş, ruhu ele geçirilmiş, sindirilmiş bir toplumdur. Bu durumuyla tevekkül toplumuna dönüşmüştür. Yani toplum bütün işlerini Tanrı’ya bırakmıştır. Elinden şiirleri, şarkıları dahi çalınan bir toplumun Tanrı’dan başka gidecek bir yeri var mıdır?

Yazılan anılar, Abidin Özmen’in yaptıklarını anlattıklarımızın pratikleridir: “Ülkede dolaşır ne kadar tarihi esere rastlarsa onu parçalar, un ufak ederdi” denilir. Kendisinin öğrendiği bu saldırının bazılarını da anılarında yer veren Serdi, Abidin Özmen’i “yeni bir politikanın ülkemize uyarlanmasının pratikçisi” olarak tanıtmaktadır. “Görüş Ve Anılarım” kitabında inkarcı, ırkçı A. Özmen’nin Kürt kültür ve sanat değerlerini yok etmesine birkaç çarpıcı örnekle yer verilmiş: “Diyarbekir surlarında Dostki Kürt Devleti’ne ait kazınmış bir taş eser vardı; o taşı yerinden çıkartarak götürüp kaybettirdi. Batman çayı üzerindeki köprünün güneyindeki ayağının en yüksek yerinde Kürtçe bir yazı vardı. Oraya varmak üzere yeni bir duvar örerek sonuçta o yazıya varılarak çekiçlerle oradan kırarak çıkardı. Dicle nehrinin kaynağında Biqlin mağarasında eski çağlara ait yazılar, mağaranın taşlarına kazınmış olarak duruyordu. Bir mağaranın kapısında da heykel vardı. Liceli Husoyê Perîşanê’ye 500 kâğıt vererek, beş sicim ipi de bir birine bağlayarak salındı ve o eserlere varıp tümünü yok ettirdi. Bazılarının üstündeki eski yazıları sildirip yerine yenilerini yazdırarak onları müzeye kaldırttı.” [Hışyar Serdi, Görüş ve Anılarım]

Devam edecek…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz